Suç Örgütü / Yerindelik Denetimi
Kollektif ve Evrensel Değerlerin aşındırılması yada kötüye kullanılması bir toplumun maruz kalabileceği en önemli tehlikelerden biridir. Bu tehlikenin önüne geçmenin en basit yolu, evrensel ve kollektif değerlerin çatışma alanlarından olabildiğince uzak tutulması ve en üst referans noktası olarak muhafaza edilmesidir.
Bu bağlamda, “hukukun üstünlüğü” değer yargısını sahaya çekip oraya buraya çekiştirmek yerine daha güncel ve basit gibi görünen, ancak bir çok sorunun da çıkış kaynağını teşkil eden spesifik bazı kavram ve müesseseleri tartışmak, bilgileri güncellemekte fayda var. Bu konuda iki müesseseye dikkat etmek gerekir. Bunlardan biri “suç örgütü”, diğeri ise “Yargıda Yerindelik İncelemesi” konularıdır.
SUÇ ÖRGÜTÜ
Bir suç örgütünden söz edebilmek için:1. Ortada “organizasyon yeteneğine sahip”, “en az üç kişiden oluşan” bir yapının bulunması gerekir.
2. Bu yapının “suç işlemek amacıyla” oluşturulmuş olması yada bu amaçla bir araya gelmiş olması gerikir. Aynı kurumda yada işyerinde çalıştığı için yada yasal ve/veya meşru bir amaçla bir arada bulunmak bu şartı karşılamaz. Diğer bir anlatımla, amacı suç işlemek olmayan, bu amaçla bir araya gelmemiş olan kişilerin birlikte bir suç işlemeleri, suç örgütü kapsamında değil, “İştirak” müessesesi (TCK m. 37-38-39-40-41) kapsamında değerlendirilmelidir.
3. Bu yapının “örgüt işleyiş şemasına” sahip olması gerekir. Bu şart, suç işlemek amacıyla bir araya gelmiş olan yapının, hiyerarşik ve kurumsal bir işleyişe sahip olmasını gerektirir.
4. Örgütün imkan ve yapısının suç işlemeye müsait olması gerekir. Daha önceki şartları karşılayan bir yapının, hedeflediği ve suç oluşturan eylemleri işleme kabiliyetine de sahip olması gerekir. Bu şartın bir gereği de, örgütün hedeflediği eylemleri işlemeye elverişli araç ve gereçlere de sahip olup olmadığı hususudur.
5. İşlenen suçun bu örgütün bir faaliyeti olması gerekir. Örgüt üyelerinin bireysel olarak yada bir kaçının kendi insiyatifiyle işledikleri bir suçun “suç örgütü” kavramı içinde değerlendirilebilmesi için, örgüt organik yapısıyla irtibatlandırılması gerekir. Bu yapılamıyorsa, sırf failin örgüt üyesi olması nedeniyle eylem bir “suç örgütü faaliyeti” olarak değerlendirilemez.
Bu açıklamalar ışığında değerlendirdiğimizde, Türk Yargı Teşkilatının özellikle soruşturma aşamasında “Suç Örgütü” tanımlamasında ve buna yönelik koruma tedbirlerinin uygulamasında iyi bir sınav verdiği söylenemez.
Özel hayata yapılan müdahale nedeniyle mevzuatta çok sıkı şartlara bağlanmış olan ve Teknik Takip olarak tanımlanan özel koruma tedbirlerinin hoyratça kullanıldığı herkesçe bilinen bir gerçek. Her ne kadar kanunda “kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkanının bulunmaması” halinde istisnai olarak bu tedbirlere başvurulabileceği ifade edilmiş ise de kanun koyucunun bu hassasiyetinin dikkate alındığı söylenemez.
Suç örgütleri yönünden değerlendirildiğinde ise daha önemli bir sorunla karşı karşıya kalmaktayız. Zira, CMK’nun 135, 139 ve 140. Maddelerinde yeni nesil bu koruma tedbirlerine başvurulabilmesi için kanun koyucunun tahdidi olarak sınırlı sayıda suç tipini saydığını görmekteyiz. Bunların içinde en sıkıntılı olan husus “suç örgütlerinin” eylemlerinin bu kapsamda sayılmasıdır. Bu kapsam nedeniyle, işlenen suçun katalog suçlardan olup olmadığına bakılmaksızın, örgüt eylemi olarak işlenmesi halinde teknik takip tedbirlerine başvurulmasına imkan tanınmaktadır.
Daha da sıkıntılı olan durum ise, diğer katalog suçlarda teknik takip kararı en fazla bir kez uzatılabiliyorken, suç örgütlerine yönelik takiplerin müteaddit defalar uzatılabilmesidir. Yani, daha vahim diğer katalog suçlarında en fazla 6 ay takip yapılabildiği halde, daha hafif örgüt suçlarında süre sınırlaması bulunmamaktadır.
Uygulamada yaşanan sorunlardan biri de suç örgütlerine yönelik yapılan teknik takiplerin kapsamına yöneliktir. CMK’nun 135/6 (a-8), 139/7 (a-2) ve 140/1 (a-5) maddeleri gereğince suç örgütünün sadece lider kadrosu hakkında teknik takip yapılmasına izin verildiği halde, uygulamada örgüt üyelerinin ve örgüte yardım edenlerinde bu tedbire maruz tutuldukları ve kapsam dışı oldukları ortaya çıktığı halde bu takipler sonucu elde edilen delillerin imha edilmeksizin dosyalarda muhafaza edildikleri ve hatta bu delilerin kararlarda esasa alınmasıdır. Hukuk dünyasında, Anayasada ve CMK’da açıkça ifade edilen kanunsuz delil müessesesinin işletilmediğine dair bir kaygı (maalesef) mevcuttur.
Bu kapsamda üzerinde durulması gereken başka bir konuda “tesadüf delil” müessesesidir. CMK’nun 138. Maddesinin 2. Fıkrasında açıkça belirtildiği üzere asıl takip konusunun dışında başka bir suçun işlendiğine dair tesadüfi bir delil elde edilmesi halinde, bu delile istinaden ayrı bir soruşturma yapabilmek için bu suçun da katalog suçlar arasında sayılmış olması gerekir. Uygulamada bu sınırlamaya da uyulmadığı hususunda kaygılar mevcuttur.
Suç örgütü soruşturmalarının uygulamasında çok önemli bir sorun da, örgütün cebir ve tehdit kullanarak faaliyet gösteren bir yapıya sahip olup olmamasına ilişkindir. Bilindiği üzere, haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlarda soruşturma/kovuşturma yapma görev ve yetkisi TMK m. 10 ile görevli Cumhuriyet Savcılığı ve Ağır Ceza Mahkemelerine aittir. Bu kapsama giren örgüt soruşturmalarında CMK’nun 135/6 (a-8), 139/7 (a-2) ve 140/1 (a-5) maddelerinde sayılan istisnalar kaldırıldığı için teknik takip işlemleri örgüt üyeleri ve örgüte yardım edenler için de uygulanabilmektedir.
Temel hak ve hürriyetlere müdahalenin daha geniş kullanılabildiği bu tür soruşturmalarda kapsamın yine özensizce genişletildiği görülmektedir.
Yukarıda belirtilen unsurlar dahilinde ortada bir suç örgütünün varlığını tespit ettikten sonra, (kanunda sayılan diğer suç tipleri dışında) bu örgütün TMK kapsamına alınabilmesi için;
1. Ortada, haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgüt olması,
2. Tehdit ve cebir faaliyetinin, örgütün bir çalışma yöntemi olması,
3. Tehdit ve cebir kullanılarak işlenen eylemin, örgütün bir faaliyeti olarak işlenmiş olması,
Gerekir.
Bu şartlar birarada değilse, TMK kapsamında soruşturma ve kovuşturma yapılamaz.
Genel adli kovuşturmalarda suç tipinin yetkili üst mahkemece görülmesinin daha uygun olacağı kuralı burada uygulanamaz. Bunun aksini kabul etmek, temel hak ve hürriyetlere lüzumundan fazla ve haksız müdahale sonucunu doğurur ki; bu, Demokratik Hukuk Devleti ve Özgürlükçü bir rejim açısından telafisi imkansız sakıncalar doğurur.
O halde TMK 10. Kapsamında soruşturma yapılabilmesi için yukarıda sayılan koşulların çok sıkı bir şekilde irdelenmesi gerekir.
YERİNDELİK İNCELEMESİ
Basit bir değerlendirme yapmak gerekirse, Devlet; 1. Güvenlik İhtiyacı, 2. Yaşam İhtiyaçları ve 3. Adalet ihtiyacının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.Sosyal bir varlık olan insan, önce güvenlik ve asgari yaşam ihtiyaçlarını sağlamaya çalışır. Bunları sağlamanın yegane yolu ise toplum olgusundan geçmektedir. O halde toplumların ve bunların organize oldukları sistemin adı olan Devlet önce güvenliği ve asgari yaşam koşullarını sağlamak zorundadır. Bilahare, bireylerin kendi aralarında ve/veya bireyler ile Devlet ve kurumları arasında çıkan ihtilafların hakkaniyete uygun halli için Adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulur.
Buna göre, adaletli bir hukuk sisteminden yada çağdaş deyimiyle Demokratik Hukuk Devletinden söz edebilmek için öncelikle, güvenlik ve asgari yaşam ihtiyaçlarını sağlamış bir yapıya, yani Devlete ihtiyaç vardır.
Bu tanımlama Adalet Sistemini ikincil bir ihtiyaç olarak kabul etmek olarak görülemez. Zira, ön şart olarak sayılan güvenlik ve asgari ihtiyaçların sağlanması koşullarının sürdürülebilir olması için sağlıklı bir Adalet Sistemine ihtiyaç duyulur.
Bunun sağlıklı bir yapıda olmasının çağdaş Dünyadaki adı Güçler Ayrılığı ilkesidir.
Güçler yada Erkler ayrılığı olarak tanımlanan bu sistemde yasama, yürütme ve yargı olarak tanımlanan erklerin eşgüdüm içinde toplum yararına faaliyetlerini yürütebilmelerinin yolu da özgürlükçü demokrasi anlayışından geçmektedir.
Yasama ve yürütmenin kendi alanlarında kalarak, toplumsal sorunların çözümüne odaklanmaları ne kadar zaruri ise, yargı erkinin de yasama ve yürütmenin alanlarına, kendine hukuken tanınanın ötesinde müdahaleden kaçınması ve kural ihlaline kalkışmaması o kadar zaruridir.
Yargı erkinin diğer erklere kural dışı müdahalesi genel olarak Yerindelik Denetimi şeklinde kendini göstermektedir.
Yargı erkinin yasama ve yürütmenin görev alanlarına girerek yerindelik denetimi yapmaya kalkışması, sistemi tıkadığı gibi yazının giriş kısmında yapılan Devlet tanımlaması kapsamında bir “Devlet Krizi”ne de neden olmaktadır.
Anayasa ve kanunlarda açıkça belirtildiği üzere, idarenin tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olması kuralı, hukuki denetime ilişkindir. İdarenin işlem ve eylemlerinin mevzuata uygun olup olmadığını denetlemek elbette bir yargı görevidir. Yargı, idari eylem ve işlemin mevzuata uygunluğunu denetlemenin ötesinde, bu eylem işlemin yerinde olup olmadığını denetleyemez.
Değişim ve gelişmenin baş döndürücü bir hıza ulaştığı günümüz Dünyasında, idarede yer alanların tercih ve girişimleri ülkelerin refah ve güvenlik seviyelerini belirlemektedir. Yargının bu hıza ulaşması ve tercihleri denetlemesi mümkün olmadığı gibi çağdaş hukuk devletinde yargının böyle bir görev ve yetkisi de yoktur. Yargının görevi, işlem ve eylemin mevzuata ve evrensel hukuk ilkelerine uygun olup olmadığını denetlemekten ibarettir. Aksine bir yaklaşım, yargının alanından taşması ve gelişmekte olan ülkelerin en büyük sorunlarından biri olan yargı vesayetini gündeme getirir.
Somut olarak değerlendirmek gerekirse, bir belediye başkanının trafik sorununu çözmek konusunda ortaya koyduğu projenin yargısal denetimi “bu projenin gerçekten trafik sorununu çözmeye elverişli bir proje olup olmadığının denetlenmesi/değerlendirmesi” şeklinde olamaz. Yargı önüne gelen böyle bir durumda, kararın alınma ve uygulanma süreçlerinin mevzuata uygun olup olmadığını, kararı alanın buna yetkili olup olmadığını denetlemekten ibarettir. Ancak uygulamada bunun aksine kararlarla karşılaşmaktayız. Bir büyük şehirde belediyenin trafik sorunun çözmek için geliştirdiği bir ulaşım projesi yargıya taşınıyor. Maalesef mahkeme hukuki denetim sınırlarını aşarak, projenin iyi bir çözüm olup olmadığı konusunda bilirkişi incelemesi yaptırıyor. İşte skandal burada başlıyor. Mahkeme böyle bir inceleme yaptırma yetkisine sahipmidir? İtirazlar nedeniyle birkaç bilirkişi raporu alınıyor ve mahkememiz “ben bu projeyi beğenmedim, şu bilirkişi raporunu nazara alarak trafik sorunu çözecek proje şu şekilde olmalıdır” diye karar veriyor ve kirize dönüşen trafik sorununu çözmek için proje tadilatı yapılarak mahkemenin kararına uygun bir projeyle iş sonlandırılıyor. Tabi o kentte trafik sorunu istenildiği gibi çözülemiyor. Hani Demokrasi ya, başkan bir sonraki dönem seçimlerde halkın önüne çıktığında neye göre hesap verecek? Uygulayamadığı projeye göre mi, mahkemenin dayattığı projeye göre mi?
Yargıda “yerindelik denetimi” alışkanlığının, yapılan anayasal ve yasal bir çok düzenlemeye rağmen terkedilmediğini halen görmekteyiz.
Devlet organizasyonunda politika belirleme yetkisi yargının yerindelik denetimine tabi değildir.
Yerindelik denetimi sadece İdari Yarğının Yürütmeye müdahalesi şeklinde tezahür etmemektedir. Bu alışkanlık yargının kendi içinde de kendini göstermektedir. Örnekler üzerinden gitmek gerekirse, bir ceza mahkemesi görmekte olduğu bir davada koruma tedbirlerine olan ihtiyacını kendisi takdir eder. Mahkeme sanık hakkındaki tutukluluk tedbirine artık gerek kalmadığını değerlendirirek tahliye kararı vermesi bir yerindelik takdiridir. Bu kararın itiraz üzerine başka bir mahkemece kaldırılması yerindelik denetiminden başka bir şey değildir. Davayı gören mahkeme bir tedbire karar verdiğinde bu tedbirin lüzumsuz olduğu yada beklenen kamusal fayda ile temel hak ve hürriyetlere yapılan müdahale arasında denge olup olmadığı itirazı inceleyen mahkemenin görev alanında olmasına karşın, tedbirin kaldırılmasına ve artık lüzum kalmadığına yönelik karar itirazı inceleyen mahkemenin yetki alanının dışındadır.
Tekrar etmek gerekirse, bu yönde alınacak karar yargılamayı yapan mahkemenin kararına karşı yapılmış bir yerindelik denetimi olacaktır. Aynı durum, soruşturma evresinde, tutuklululk tedbirinin artık gereksiz olduğunu değerlendiren ve tutukluluk yerine adli kontrol talebinde bulunan Cumhuriyet Savcısının isteğinin mahkemece ret edilmesi halinde de görülmektedir.
Soruşturmanın sorumluluğunu taşıyan Cumhuriyet Savcısı tutukluluk tedbirinin kaldırılarak adli kontrol kararı verilmesini istemiş ise, Mahkemenin yapacağı değerlendirme tahliye talebini ret etmek değil, istenen adli kontrol talebinin yerinde olup olmadığını takdir etmektir. Ancak uygulamada, itiraz üzerine başka mahkemenin tahliye kararının kaldırılmasına da, Cumhuriyet Savcısının adli kontrol talepli tahliye isteğinin mahkemece ret edilmesine de sıkça rastlamaktayız.
2001 yılında hayata yeni geçen Denetimli Serbestlik müessesi konusunda Ankara Hakim Evinde bir seminerde adli kontrol konusu tartışılıyordu. Ankara Cumhuriyet Savcısı, mahkemeden sevk ettiği şüpheli hakkında adli kontrol kararı talep ettiği halde bazen bir üst tedbir olan tutuklama kararının verildiğini belirterek bunun kabul edilemeyecek hukuki bir hata olduğunu belitti. Bu kesinlikle yerinde bir tespitti ve salondaki katılımcılar bu konuda karar birliği gösterdiler.
Bu arada bir hakim söz alarak “Savcı beyin tespiti çok yerinde, nöbetimde bir adli kontrol talebi yapıldığında, şüphelinin eyleminin tutuklamayı gerektirip gerektirmediğine bakarım, bu eylem için adli kontrol hafif kalır dersem Savcıya bir yazı yazar ve fikrimi belirterek, talebini tutuklama isteğine dönüştürüp dönüştürmeyeceğini sorarım ve buna göre karar veririm, birkaç kez Savcı arkadaşlarımız taleplerini tutukluluk yönünde değiştirdiler ve ben şüpheliyi tutukladım” dedi ve hukuk orada, hem de inceldiği yerden değil en sağlam olduğunu sandığımız noktadan koptu.

Yorum Gönder
Sitede yer alan yorumlar site ziyaretçilerinin kişisel görüşleridir. Hukuki tüm sorumluluk yorumlayana aittir.